12 Haziran 2009 Cuma

YÜZSÜZE YÜZ GEREK


Servisteki son koltuğun vermiş olduğu hazzı yaşarken, başımı camın kenarına yaslamış, hemen önümde duran camın aralığını fırsat bilen rüzgarın, önce perdelere, sonra suratıma çarpan o hoş esintisi altında, güneşin de vermiş olduğu bir uyuşuklukla yoldan gecen arabaları izlerken, anımsadığım fakat bir türlü hatırlayamadığım bir ses “nereye” diye fısıldadığında “hiçbir yere” diye kelimeler dökülüverdi dudaklarımdan. Aynı ses alaylı bir tavırla “hiçbir yere ha” diye ikinci bir kez fısıldadığında yayıldığım koltuktan toparlamak zorunda kaldım kendimi. “Evet hiçbir yere” ikinci kez döküldü dudaklarımdan. Öyle ya seneler geçti ve de geçiyordu, hayat tüm hızıyla devam ederken biz olduğumuz yerden pek bir yere ayrılmadık. Hayatta hem hareket alanımız dardı hem de paslaşma alanımız. Yani sizin anlayacağınız hayat bize pek fırsat vermedi. Verdiysede sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Onları da biz değerlendiremedik. Hep bir yanımızdan çektiler boyundan büyük işler bunlar diye. Hayata “dur abi vurma artık” demek geldi içimden lakin gururum önüme geçti, ayak diredi, kolumdan çekti “pes mi edeceğiz şimdi” dediğinde çoktan gururuma yenildiğimin farkındaydım. Hayat denizinde savrulan bir tekne misali kendime sığınacak bir liman aramak için etrafıma bakınırken her yerde O’nu gördüğümün bilincindeydim. Fakat nasıl sığınırdım O limana bilmiyordum. Kaç söz verilmiş, tutulmamıştı. Kaç tövbe bozulmuştu. Kilometre hesabına döksen dünyayı kaç defa tur atar bilmeyi geçtim kestiremiyordum bile. Sığınmak istiyordum O limana ama yüzde kalmamıştı karşısına çıkacak. Anlayacağınız yüzsüze yüz gerekliydi onun önünde diz çöküp “affet beni sana geldim Allah’ım” demeye.

0 yorum:

Yorum Gönder